“sana büyük şehirlerden bahsedeceğim.
en büyük camiler orada kurulur,
en küçük mezarlar orada kazılır
en kara yazılar orda dizilir.

yüksek minarelerde sela verilir,
civar hanelerde zina edilir.
büyük şehirlerde yalan söylenir,
halbuki küçük köylerin mezarlığı bile yoktur.

büyük şehirlere bağlanma mehmedim.
öyle bir şehre yerleş ki,
küçük olsun fakat bizim olsun.
sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu, ne güzel de yazmış bu dizeleri. Karadeniz’in yetiştirdiği nadide şairlerimizdendi..

Büyük şehirlerde kaybolan insanlarımıza öğütlediği o küçük köyler, şimdilerde olmuş ne köy,ne kasaba, ne şehir.. Ruhunu arıyor vesselam..

*****

Doğu Karadeniz’deydim…

Köyleri de dahil yaylalarını bile betonlaşmaya bırakmış. Ruhsuz, taş duvar her yer..

Kemençe sesiyle bütünleşmiş, puslu havası olmasa “neredeyim ben” diyebileceğiniz yabancı insanlarla dolu.. Gözünüz sağda solda keşanlı yerli halkı arıyor, ama bulamıyorsunuz.. O kadar az ki artık..Sağınız arap, solunuz arap.. Çoğu da turist değil, yerleşmişler oraya.

Fiyatlar tavan yapmış. Uçuk kaçık  ve kontrolsüz.

****

Akşama yaklaşırken Trabzon’un bir köyünde, avluda manzarayı seyrediyorsunuz.. Aklınıza güzel ne varsa doluyor.Karşı dağların arasından duman yavaş yavaş usulca aşağı doğru inmeye başlıyor.. Siz de gözlerinizle takip ediyorsunuz onu.  Elinizde kavradığınız çay bardağının sıcaklığı, artık sizi rahatsız etmiyor. Hoş bir serinlik, sizi ferah  bir görselin ortasına bırakıyor ..

Ama sonra…

Evet sonra,  büyü birden bozuluyor.Gözlerinizle aşk yaşadığınız  (sis) duman, Sizi HES lerin bacalarında terkediyor.

****

Karadenizin hırçın kızı “Deniz”..

Görülmüyor..Sahilde dikilen gökdelenler dolgu üzerine sıra sıra inşa edilmiş. Arkada yeşil hapsolmuş, denizle kucaklaşmaya hasret..

Beton … Beton.. ve yine beton.. eski zamanlarda insanların bile yeşil yeşil baktığı karadeniz, kahverengiye teslim olmuş. açılan yayla yolları, nereye gittiği belirsiz “yeşil yol projesi”  kıyım yapmış her bir yeri.

Doğa görmek istediğinizde, yakın yaylalar özelliğini kaybettiği için rakımı en yüksek yaylalara çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Durum, orada da çok farklı değil. Çoğunda 4-5 katlı betonarme binalar eski tarihi yayla evlerini teslim almış.

Yaylada kahvaltı etmek isteseniz, önünüze bilindik market tereyağı konuluyor. Ve diğer marketten alınmış paketli ürünler. Demek oluyor ki, hayvancılık bitmiş. Doğal tereyağ, peynir yok..

****

Hırçın kız ağlıyor aslında.. Göz  yaşlarını akıtacak yeri kalmamış.Dere yatakları değiştirilmiş, çoğu dereler kurumuş. Balıklar yok. Meyve ağaçları kısır kalmış. Kuşlar eskisi gibi şen şakrak değil.

Ve isyan ettiğinde Karadeniz,  her şeyi önüne katarak ulaşıyor denizine.. Seller, artık çok olağan ve sık görülür olmuş.Doğa, ondan alınanı geri istiyor..Sesini duyan yok..!

****

Bedri Rahmi, “Sana büyük şehirlerden bahsetmeyeceğim “derken, bu köyleri de kast etmemiştir muhakkak.. Paranın bu kadar esiri olmak, yaşadığı yere bu kadar kötü muamele yapmak ne ile izah olunur ki..

Yazık Karadenize.. Çok yazık hem de..!

1 Yorum

  1. Bizler ilk görevimizi başladığımız yıllarda isteğinize göre ” nokta” tayinler yapılırdı. Ben de Giresun Lisesi ‘ni ilk tercihim olarak yazmıştım. Bunun iki nedeni vardı: İlki yeşilin ve mavinin birleştiği bir kent olması,diğeri ise Giresunspor’un 1. Ligde olmasıydı. Böylece yeşile ve denize hasret olan ve hiç deniz görmeyen,bir kere bile olsa Galatasaray’ı seyretmeye ben denizde yüzecek,yeşille kucaklaşacak ve tuttuğum takımın maçlarını seyredecektim. Iğdır-Erzurum- Bayburt-Gümüşhane üzerinden geçip Trabzon’a oradan da Giresun’a gidecektim. Trabzon’a varıncaya kadar beni şaşırtan hiçbir şey yoktu. Çorak topraklar,maki bitki örtüsü,çıplak dağlar, yoksulluğu evlerinden belli olan köyler,gelişimini tamamlamamış kasabalar,şehirler. Trabzon ili sınırlarına girdiğimizde doğanın yavaş yavaş elbisesini değiştirdiğini izlemeye başladım.Ve tam da dağları aşıp “Hıçın Kızı” görünce Orhan Veli’nin bir dizelik şiiri aklıma gelmişti: GEMLİK’E DOĞRU DENİZİ GÖRECEKSİN, SAKIN ŞAŞIRMA!
    Ve ben Hırçın Kızı görünce şaşırmıştım. Denizi filmlerin dışında ilk defa görüyordum. O,nasıl muhteşem bir görüntü idi?
    Yeşil,mavi,beyaz iç içe geçmişti.Ocak ayı olduğu için kar da vardı.Sanki gördüğüm manzara ünlü bir ressamın tablosundan çıkmıştı. Ama bir soru takılmıştı kafama! Giresun da bu kadar güzel midir?
    Bir gece Trabzon’da kalmış, ertesi gün de Giresun’a gitmek için yola çıkmıştım. Ve aynı manzara devam ediyordu .Trabzon’dan Giresun’a kadar Karadeniz’in nehir ve derelerle beslendiğine tanık olmuştum.O zamanlar HES’lerin esemesi bile okunmazdı.Hırçın Kız o sularla beslenirdi. Giresun’a girince o şaşkınlıkla Trabzon’dan aldığım kitapları otobüsün bagajında unutmuştum . Ne kadar üzüldüğümü anlatamam.Yazıdaki gibi Giresun da aynı güzelliklere sahipti. Kümbet,Kulakkaya yaylalarının tadına doyum olmazdı. Yıllar sonra tekrar Trabzon ve Giresun’a gittiğimde derelerin kuruduğuna ben de tanık oldum.
    Ama Karadeniz hâlâ hırçındı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.